“Filozof asker”in sonu!
Toplumsal yaşamın diğer alanlarında ardı ardına yaşanan gelişmelerle birlikte düşünüldüğü zaman bu olay, Türkiye'de rejim yapılanmasının hangi yönde, nasıl bir değişim içinde olduğunun son göstergesi özelliğini taşımaktadır.
Türkiye iki gündür eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un tutuklanması olayını konuşuyor. Gelişi aylar öncesinden belli olan bu operasyonun, tam da şu sıra uygulamaya konulup bu denli merkezileşmesi dahi bunun bir yönüyle bir 'gündem saptırma operasyonu' olduğunun göstergesi. Üzeri örtülmeye çalışan sadece Roboski Katliamı da değil! Suriye-Irak-İran ekseninde, sonuçları Türkiye açısından da çok ağır olacak gelişmeler yaşanıyor. Öte yanda doların önü alınamayan yükselişiyle ekonomide büyük bir yıkımı beraberinde getirecek olan yeni krizin dalgaları artık karaya vuruyor. Bunlar yerine gündemin merkezine Başbuğ'un tutuklanmasının oturması bile operasyonun bu yönünü gösterir.
Güncel olgu ve gelişmeleri kendilerini çevreleyen iç ve dış etkenlerle bağı içinde ve tarihsel bir perspektifle değerlendirmek yerine, herbirini 'kendinde şeyler' olarak ele almanın ötesine geçemeyen yüzeysel ve olgucu bakış açısı, bu olayda da kalıplaşmış bazı refleksleri tekrarlayarak karşımıza çıkıyor.
AKP'nin temsil ettiği sermaye kesimlerinin iktidarlaşma sürecinin suçortakları olan liberal ahmaklar takımından bazıları, bu olayı da “yeni bir demokratikleşme hamlesi” olarak ambalajlayıp pazarlama çabası içinde. Bu ahmaklık artık bir “yanılgı” falan değil. Bu artık düpedüz bir satılmışlığın tezahürü. Aklını ve ruhunu neoliberalizme ve iktidara teslim etmiş olan bu ipini koparmışlar takımına bakılacak olursa, Başbuğ'un tutuklanması da, “darbeler ve darbecilerle hesaplaşmanın, sivilleşmenin, hukukun üstünlüğünün” yeni bir adımı. Ancak bunların, hükümete karşı kara propaganda yürütmek için internet siteleri kurmaktan çok daha ağır, açık ve somut darbe örneği ve girişimleri olarak 28 Şubat'ın komuta kademesiyle 27 Nisan e-muhtırasının sahibi Yaşar Büyükanıt'a hala neden dokunulmadığına dair bir cevapları yok! Sadece bu bile işin içinde başka hesaplar ve nedenlerin olduğunu görmek için yeterli.
AKP'nin ideolojik-siyasi hegemonyasını kurma sürecinde “demokratikleşme” aldatmacalarına kan taşımakta birleşen liberal ahmaklığın kimi versiyonlarıysa, İlker Başbuğ'un tutuklanması olayını hayatın gerisinden gelen bir 'geç intikal' örneğiyle, “hükümetle ordu arasındaki iktidar savaşı”na bağlıyor. Bu savaş çoktan geride kaldı halbuki. Işık Koşaner öncülüğündeki komuta kademesinin -Necdet Özel firesini vererek- son 30 Ağustos'ta çaresizlikle yaptığı 'akrep hamlesi' bu sayfanın sembolik kapanışı oldu. Bunlarsa dünde kalmış durumdalar. Bugün iktidar savaşımının ağırlık merkezi dünkünden farklı artık. Bugün bu savaşım, iktidarlaşma sürecini büyük ölçüde tamamlamış olan sermaye kesimleri arasındaki iç çekişmelere kaymış durumda. Zaten İlker Başbuğ bugün hangi “gücü” temsil ediyordu ki, onun tutuklanması bir “güç savaşımı”nın yansıması olsun?!!
Eski gücünü çoktan kaybetmiş ve büyük ölçüde iktidarsızlaşmış bir kesimin emekli temsilcilerinden biri olarak Başbuğ'un tutuklanması, düne dönük yönüyle bir 'intikam operasyonu'. Onun bugüne dönük yüzünde ise, topluma, “bize karşı çıkan, bizim çıkarlarımız ve yönelimlerimizin önünde durmaya kalkışan bunun hesabını eninde sonunda bir biçimde öder” mesajı yazılı. Bu anlamda, bu tutuklamanın, Hanefi Avcı gibi bir işkencecinin tutuklanması, Oktay Ekşi ya da Ertuğrul Özkök gibi tescilli rejim köpeklerinin burunlarının sürtülmesi, Aydın Doğan gibi her devrin adamı azılı bir kan emicinin siyasal zor aracılığıyla ekonomik bakımdan da geriletip diz çöktürülmesi gibi operasyonlardan bir farkı yok.
İlker Başbuğ, bir zamanlar “demokrasiye saygılı filozof asker” olarak pazarlanan bir general eskisidir. Koltuk ve kariyer uğruna hükümet önünde her türlü taklayı atmıştır. Yalnız onun bugünkü hükümet ve Gülen Cemaati açısından bilinen iki büyük “suç”u vardır: Bunlardan birincisi, Genelkurmay Başkanlığı sırasında genel bir “irtica karşıtlığı” yerine Gülen Cemaati'ne yönelik “özel” kimi “husumet” gösterilerine girişmesidir. İkincisi ise, yine aynı refleksle, komuta kademesinin geçen 30 Ağustos'taki toplu istifa gösterisinin arkasında parmağının olduğuna dair belirtilerdir. İlker Başbuğ'un suyunu bunlar ısıttı. 30 Ağustos'un hemen arkasından cemaatin sesi gerici yayın organlarında hakkında bir kampanya başlatılmış ve Başbuğ'un akıbeti o zamandan belli oldu.
Sonuç olarak, bir genelkurmay başkanı eskisi, hükümet ve polisin güdümündeki yayın organları aracılığıyla hedefe çakılıp itibarsızlaştırıldıktan sonra, iktidarın işine gelen bir zamanlamayla, 12 Eylül'ün sıkıyönetim mahkemeleriyle DGM'lere rahmet okutacak yetkilerle donatılmış Özel Yetkili Mahkemeler tarafından, “katalog suçlar” olarak tanımlanan ucu bucağı belirsiz bir suç türü kapsamında tutuklanmıştır. O yüzden bu gelişmede asıl önemli nokta, İlker Başbuğ'un tutuklanması değil, bu sürecin örgütleniş biçimi, kullanılan yöntem ve araçlardır. Toplumsal yaşamın diğer alanlarında ardı ardına yaşanan gelişmelerle birlikte düşünüldüğü zaman bu olay, Türkiye'de rejim yapılanmasının hangi yönde, nasıl bir değişim içinde olduğunun son göstergesi özelliğini taşımaktadır.
Türkiye'de rejim “demokratikleşme” yönünde mi değişmektedir yoksa gücün aşırı ölçüde merkezileştiği ve kendi içindeki muhalif tutum ve seslere dahi yaşam hakkı tanımayan faşizme özgü özellikleri yeni biçim ve kılıflar altında mı karşımıza çıkmaktadır?..
Marksizme göre teorinin ölçütü pratiktir ve bu tür somut gelişmeler, rejimin “demokratikleşme” yönünde bir değişim geçirdiğini iddia eden II. Cumhuriyetçi tezlerin tarihsel-ideolojik açıdan anlamı ve siyasal işlevi konusunda turnusol kağıdı işlevini görmektedir.
7 Ocak 2012
Politika
“Filozof asker”in sonu!
Toplumsal yaşamın diğer alanlarında ardı ardına yaşanan gelişmelerle birlikte düşünüldüğü zaman bu olay, Türkiye'de rejim yapılanmasının hangi yönde, nasıl bir değişim içinde olduğunun son göstergesi özelliğini taşımaktadır.