Kapının önünde genç bir subay bıyıklarını ısırarak dolaşıyordu. Gazeteci ona Kerenski’nin nerede olduğunu sordu. Yanıt vermekte geciken subay, Kerenski’nin sarayda olmadığını, söyledi.
Bu sohbet, Kurucu Meclis’in Başkanı Kerenski’nin yerleştiği Kışlık Saray’da geçiyordu. O gün Kışlık Saray’ın kapısına, Bolşevikler’in önderliğinde yürüyen; işçiler, köylüler, askerler geliyordu. Kerenski’nin terk ettiği sarayda kalan 5 bakan, ayaklanmanın bu kadar hızlı gelişmesine şaşırdıklarından, toplantı odasından dahi çıkamıyorlardı. Sarayda bulunan Kurucu Meclis’in askerleri ise ayaklanma korkusundan titreyerek; sonu gelmiş olan düzenin kalesini -son mermilerini kendilerine ayırarak- korumaya çalışıyorlardı. Ama nafile! Saray, işçi sınıfı tarafından işgal edilecek; kokuşmuş düzenin savunucuları, devrim mahkemesinde, komünistlerin karşısına çıkacaklardı.

On yıllardır otokrasinin zulmü altında inleyen Rusya topraklarından yükselen çığlıklar; artık, bir güce dönüşmüştü. Her talepleri, Çar’ın azgın saldırısıyla karşılanan Rus işçi ve köylüleri, Şubat Devrimi’nin ardından da ayaklanmalarına devam etmişlerdi. Şubat Devrimi’nden sonra kurulan Kurucu Meclis’in yönetimi, burjuvazinin eline geçmişti; yoksul köylülere verilmesi gereken toprak verilmiyor, işçilere tanınması gereken haklar tanınmıyordu. Bunların üzerine bir de, işçi ve köylü yığınlarına karşı azgınca bir terör uygulanıyordu.

Kerenski Hükümeti, 1.Emperyalist Paylaşım Savaşı’na katılıyor; Almanya karşısında yer alıyordu. Elbette ki bu savaş, sermayenin çıkarlarının kendi rakipleri karşısında korunması savaşıydı. Sermaye, daha fazla toprak ve hegemonya alanı ile rakipleri karşısında güç kazanmak için giriştiği bu savaşa, işçi sınıfını ve işçilerden-köylülerden oluşan askerleri de çağırıyor, katıyordu! Kurucu Meclis’te yapılan konuşmalarda, “Rusya onurdur!” söylevleriyle, işçi sınıfının sermaye adına dövüşmesi için çabalanıyordu. Herkes burjuvazinin bu aldatmacasını desteklerken, Bolşevikler buna karşı bir tavır geliştirdiler. Bolşevikler, Alman ve Avrupa işçi sınıfına çağrı yapıyordu; işçi sınıfının, emperyalizme karşı enternasyonal bir şekilde, kendi davası için dövüşmesi gerektiğini savunuyordu. Petrograd Sovyeti içerisinde ağırlığı bulunan Bolşevikler, bu kararı çıkartmışlardı.

Bolşevikler, mücadeleyi yükseltiyor, Petrograd Sovyeti ayaklanma için gün saymaya başlıyordu. Gündüzleri sokaklar sessizken, akşamları sokak eylemleri yapılıyor, her köşe başında toplaşıp tartışan bir grup beliriyordu. Petrograd’ta sadece işçi ve köylülerin değil; aynı zamanda askerlerin de sovyeti vardı. Kerenski Hükümeti ise gelişen sınıf hareketini parçalayabilmek ve emperyalist savaşın iç savaşa dönüşmemesi için her yolu deniyordu. Petrograd’ın mahallelerine ajanlar sokuyor, halkı Yahudilere karşı kışkırtıyordu. Hırsızlar türüyordu; ama burjuvazinin bu hamleleri komünistler tarafından sürekli boşa çıkarılıyordu.

Gelişen mücadeleye karşılık, Bolşevikler’in yayınları yasaklanıyordu; öyle ki, ülkede sadece burjuvazinin gazetesi çıkıyordu. Halka, Bolşevikler aleyhinde propaganda yapılıyor; Bolşevikler, sürekli olarak tutuklanıyor, sürgüne gönderiliyordu.

Bolşevikler, artık bir güçtü. Doğru zamanda, doğru politkalara sahip olan Bolşevikler’in gücü; işçi sınıfıyla kurdukları sağlam bağlardan geliyordu. Düşünce çok netti: Bujuvaziye karşı savaşmak ve iktidarı ele geçirmek! Lenin, ayaklanma gününü bekliyordu; tüm hazırlıklar tamamdı. Ve Lenin 17 Ekim’de, “ Bütün İktidar Sovyetlere!” sloganıyla işareti verdi.

İşçi sınıfının on yıllardır sömürüldüğü barbarlık sistemine darbeyi indirdiği gündür 17 Ekim 1917!.. 12 saati geçen çalışma koşullarına; soğuktan, açlıktan ölmelerine; sefalet içinde yaşamalarına karşı başlattıkları mücadenin zafer günü!.. Kölelik düzeninin son bulduğu, işçi sınıfının ve ezilen halkların özgürlüğe kavuştuğu gün!..

Elbette ki bu kendiliğinden olmadı! Başta Lenin olmak üzere, Bolşevikler’in israrlı, inatçı çabaları ile oldu. Kurulduğu andan itibaren, hem parti içi savaşlarıyla; hem de otokrasinin tutuklama, sürgün cezalarıyla çelikleşen Bolşevikler’in!.. Rus burjuvazisine, çarlık otokrasisine ve emperyalist ülkelere kök söktüren; dünya işçi sınıfına, sosyalizmin pratiğini gösteren SSCB’yi kurmanın başarısı, nice sınavdan geçmiş bu gücün işçi ve emekçilerle buluşması ile sözkonusu oldu.

Yıkılmaz denilen kapitalizmin yıkıldığının somut göstergesidir Ekim Devrimi! Artık üretenlerin başa geçtiği, insanca yaşanabilecek bir düzenin kurulduğu gündür!..

Sermaye ve onun temsilcileri, sosyalist ideolojiye hala azgınca saldırıyor, kara çalmalarla çarpıtıyorsa; sosyalistler-komünistler güçlü bir kitle hareketi olmadan dahi tutuklanıyorsa; bu bize, Marksizm-Leninizm’in, Bolşevikler’in sömürücü sınıf üzerinde ne kadar büyük bir korku saldığını gösteriyor. Yeni devrimlerin kapısının aralandığı 21. yüzyıl, bu korkunun gerçeğe dönüştüğü örneklerle anlam kazanacak!