—————————————————————————————————————————————————–
1981 Üniversite reformundan önceki yıllarda, Türk yükseköğretim sistemi beş tür kurumdan oluşmaktaydı…
…Yükseköğretimin tüm düzeyleri için etkili ve koordineli bir merkezi plânlamanın olmaması, özellikle de altmışlı ve yetmişli yıllarda yükseköğretim kurumlarının sayısı, çeşidi ve öğrenci sayıları ile başka birçok hususta gözlenen hızlı artış nedeniyle yukarıda belirtilen yükseköğretim sistemi bir süre sonra başarısızlık ve yozlaşma işaretleri vermeye başlamıştır. Bunlara ek olarak 1960-80 arasında ortaya çıkan siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlar, yükseköğretimdeki kötüye gidişi daha da artırmıştır. Bu nedenle yetmişli yılların sonunda köklü bir reform kaçınılmaz hale gelmiş ve sonunda 1981 reformu yürürlüğe konmuştur.
——————————————————————————————————————————————————————————-
Yükseköğretim Kurulu… Kısa adıyla YÖK, tarihini böyle anlatıyor. Söze girer girmez, “1981′de yapılan üniversite reformu” ile el sallıyor bize. Ne kadar da parlak bir giriş. Ancak o ellerde kan var. Unutmuyoruz 6 Kasım’ı! Bu “masum” tarihçe anlatımıyla bize yutturulmaya çalışılan faşizmin kanlı geçmişi olduğu kadar önümüze konulan geleceksizlik de aynı zamanda! Unutmuyoruz 12 Eylül’ü!
YÖK, 12 Eylül askeri faşist darbesinden yaklaşık bir yıl sonra, 6 Kasım 1981′de kuruldu. 39 ton gazete ve derginin imha edildiği, 3 bin 854 öğretmenin ve üniversitede görevli 120 öğretim üyesinin işine son verildiği 12 Eylül’ü, bu “büyük üniversite reformunun” miladı olarak alsak yanılmış olmayız.
İşbirlikçi tekelci burjuvazi, devrimcilerin öncülüğünde kabaran sınıf hareketiyle beraber korku içerisinde terler dökmeye başlayınca devreye giren askeri faşist diktatörlük üniversitelere ayrı bir önem verdi. Mahir’lerin, Deniz’lerin, İbrahim’lerin, Mehmet Fatih Öktülmüş’lerin, içinden çıktıkları üniversiteler, “terörün ve kaosun merkezi” haline gelmişti çünkü. İşte “reform” tam da bu yüzdendi. Kapitalizmin yıkım ve sömürü koşullarına karşı en büyük dinamiklerden birini oluşturan ve tekelci burjuvazinin -emekçilerin kanlarıyla ve terleriyle- yaşadıkları “rahatı” bozan üniversiteler, -aynı hakları için dövüşen işçi ve emekçiler gibi- bu “reformu” hak etmişti.
Kendi tarihçe anlatımında “…bunlara ek olarak…” diye verdiği ve YÖK’ün kurulmasında aslında en büyük etken olan, “1960-80 arasında ortaya çıkan siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlar…” ise anlayacağımız üzere kapitalizmin yaşadığı siyasi ve ekonomik krizlerdi. Öncü bir partinin olmayışından da kaynaklı sınıf hareketinden paçayı son anda kurtaran işbirlikçi tekelci burjuvazi askeri faşist diktatörlükle birlikte her alanda böyle “reformlarla” iktidarını güçlendirme harekâtına girişmişti zaten.
YÖK’ün kurulmasıyla, yoğurdu üfleyerek yiyen burjuvazi rahat bir nefes alacağını düşündü. Oje’den, kıyafete, düşünce özgürlüğünden, bilimselliğe, her şeyin burjuvazi lehine baskı altına alındığı bir aygıt yaşama geçirildi. O günden bu güne de kapitalizmin hizmetinde görevini yerine getiriyor.
Kuruluşundan kısa bir süre sonra işçi ve emekçi çocuklarının, devrimcilerin, sınıf lehine bilinçlendikleri ve bu bilinci işçi sınıfına, emekçi kitlelere yaymakta bir eğitim alanı haline getirdikleri üniversiteleri, onlar için girilemez bir yer haline getirmeyi önüne hedef olarak koyan YÖK çalışmalarına başladı. Vakıf üniversiteleri adı altında özel üniversitelerin önü açıldı. Eğitimin ticarileştirilmesinde ilk adımlardan olan harç paraları devreye sokuldu. Bütün bunlar aynı zamanda burjuvazinin ve kapitalizmin devamlılığını sağlamak için atılan adımlardı. Burjuvazi, anayasasında yazan “parasız eğitimin” fasa fiso olduğunu, anayasanın işçi sınıfı ve emekçi kitleleri kandırmak, öfkeyi soğurmak için yazılan bir yalandan ibaret olduğunu -topu ve tankıyla birlikte- bir kez daha göstermiş oldu.
Üniversitelerde tartışmaya ve bilimselliğe son verildi. Bilim ve teknoloji kapitalizmin lehinde kullanıldığı sürece yararlıydı. Sorgulamak ve öğrenmek ise zararlıydı. Ezberci eğitime razı, sorgulamayan, sadece alan ve kapitalizme veren “bireyler” yaratabilmek için her şey düzenlendi. Toplumdan ayrık, soyut “birey” tanımı netleştirildi. Yıkım ve sömürüden kurtulmanın tek yolu, “Önce kendini kurtar!” ile formüle edildi. Meşhur “disiplin yönetmeliği” yazıldı. Özel üniversiteler ve “cüzi miktardaki” harç paralarıyla gelen rüzgâr, bu gün “Bologna süreci”, “kariyer günleri”, “fahiş harçlar” “soruşturmalar ve cezalar”, “staj sömürüsü” ile birlikte fırtınaya dönüştü. Burjuvaziyi değil tarihin ilerici sınıfı proletaryayı vuran bir fırtına.
Bir bir açılan özel üniversiteler ile eğitim alınıp satılan bir meta haline dönüştü. Sermayesi olan patron çocuklarının gidebildiği ve daha da zenginleşmek için yapılan yatırımlara dönüşen özel üniversiteler burjuvazi için bulunmaz Hint kumaşına dönüştü. Devlet üniversitelerindeki “başarılı” öğrenciler ise büyük tekelci şirketlerin ağızlarını sulandırıyordu. YÖK, bu çalışmalara boşuna girmedi. İşbirlikçi tekelci burjuvazi, üniversitelerin önemini anlamıştı ve onları kapitalizme “birey” yetiştiren fabrikalara dönüştürme çalışmalarını hızlandırdı.
1980′den beri yaşadığı krizlerle birlikte, daha fazla kan, daha fazla sömürü ve baskıyla egemenliğini arttıran emperyalist kapitalizmin hizmetine açılan üniversiteleri bu yönde geliştirmek için kurulan YÖK, çok iyi ve bir o kadar da burjuva demokrasisine bile aykırı, sert, tepki çeken bir araçtı. İşçi sınıfı ve emekçi kitleleri kandırmaktan ve sömürü koşullarını kapitalizm lehine derinleştirmekten başka bir işe yaramayan burjuva partileri bu yüzden her seçim öncesi “YÖK’ü kapatacağız.” diyerek oy avına girişti. Ancak iktidara geçenler onu güçlendirmeye soyunmakta geç kalmadılar. Bu doğanın tabiatında vardı ve kapitalizmin partisi kapitalizme hizmet eden böylesi bir aracı tabi ki de kaldırmazdı. (Kaldırsa bile yerine daha yumuşak görünümlü bir yenisini koymasını bilirdi zaten.)
YÖK tam 30 yıldır büyük tartışmalarla, baskıcı ve postalcı zihniyetiyle varlığını sürdürüyor. Yarış atına dönüştüğümüz lise sıralarından sonra başarılabilinirse büyük umutlarla gelinen ve aynı oranda hayal kırıklığı yaratan üniversitelerin bu günkü halinin sorumlusu kapitalist eğitim sisteminin geleceksizliği ve büyük yaveri YÖK’tür. Üniversiteler, YÖK kimlerin elindeyse onların kadrolaşma merkezleri haline gelmiştir. Emekten ve insanlık onurundan yana olan öğrenciler ve öğretim üyelerinin tasfiye edildiği, edilmeye çalışıldığı veya sürekli bir baskıyla karşılaştığı üniversitelerde bu gün yapılan tek üretim, Mercedes’ten, arçelik’e, koç’tan, sabancıya tekelci şirketlerin karına kar katacak bireyler yetiştirmek ve sermayenin kulu kölesi (istisnalar hariç) olan, “öğretim üyelerini” akraba eş dost demeden üniversitelere yerleştirmektir.
Üniversitenin birinde profesör olan ve demokrat bir öğretim üyesinin anlattığına göre, bulunduğu fakültede tamamen tesadüf eseri aynı soy ismi taşıyan bir hoca daha var. Ve profesörlüğünü aldıktan sonra tebrik etmek için gelen bazı sermaye taraftarı hocalar; “Siz onun akrabasısınız değil mi?” sorusunu kendisine yöneltiyorlar ve “Hayır, değilim.” cevabını alınca ise şaşkınlığa boğuluyorlar. “İmamın fikri neyse zikri de odur.” işte tam da YÖK’ün kurduğu sermayeci kast sistemde yer alan “öğretim üyelerinin” bu tutumunu anlatıyor.
1980′lerden bu güne neoliberal birikim politikalarının arttığı, sermayenin dünya çapında dolaşımının hızlandığı ve emperyalist kapitalizmin dört bir yana ağ kurduğu bir gelişme seyrinde YÖK’te burjuvazinin istemleri doğrultusunda üniversiteleri bu yönde dönüştüren bir gelişim seyrini hiç kaybetmedi. Bu doğrultuda biz işçi ve emekçi çocuklarını, devrimci proleter gençleri bekleyen ve devreye sokulan en büyük saldırılardan biri de Bologna Süreci’dir. Dünya çapında sermayenin merkezileştiği, rahatça dolaşıma geçebildiği günümüzde, emek gücünün de -daha doğrusu emek gücü sömürüsünün de- daha rahat dolaşıma çıkabilmesi için Avrupa ve dünyadaki birçok üniversite ile birleşik bir organizasyon olan Bologna Süreci işbirlikçi tekelci burjuvazinin de ağzını sulandırdı. Üniversitelerde bahar şenliklerinin bile Koç, Sabancı vb. büyük burjuvalar tarafından düzenletildiği üniversitelerde Bologna süreciyle eşgüdümlü ilerleyen kültürel ve sosyal saldırı da burjuvazinin çok yönlü düşündüğünü ve hareket ettiğinin gösteriyor.
Üniversitelerde mali özerklik söylemini bayrak edinen Bologna süreci eğitimin kapılarının asgari ücretle geçinmeye çalışan emekçi çocuklarına kapatılması ve parası olana satılmasını derinleştirecek. Bu yüzden Bologna Süreci hedef tahtasına çakılmalı ve ekonomik, kültürel her alanda mücadele yükseltilmelidir.
Demokratik üniversiteler için mücadele sıralardan ve kampüslerden başlamalı ve alanların devrimci bir şekilde, işçi ve emekçilerin, proletaryanın sınıf mücadelesi yolunda kazanılmasıyla devam etmelidir. Bologna Süreci gibi üniversitelerin kapılarını yüzümüze kapatmaya çalışan saldırılara bu yolla cevap vermeli ve sınıf bilinciyle hareket etmeliyiz. Meşru olan, kapitalizmin barbar yasalarına ve sömürüye boyun eğmek değil ona karşı militan bir mücadeleyi örmektir. Bologna sürecini, eğitimin ticarileştirilmesine, harç zamlarına, bilimin ve teknolojinin emperyalizm güdümünde proletaryanın kanını dökmekte kullanılmasına karşı alanlarda, barikatlarda, sıralarda, dersliklerde militanlaşmalı ve örgütlülüğümüzü arttırmalıyız. Her şeyiyle çürük kapitalist eğitim sisteminin yarattığı geleceksizliğin, diplomalı işsizliğin, soygunların, ezberciliğin simgesi olan YÖK, bize dost değil düşmandır. 6 Kasım oturulunması gereken değil ayağa kalkıp sokaklara çıkılması ve isyanın konuşturulması gereken gündür.
Üniversitede okuyan biz işçi ve emekçi çocuklarını bekleyen bu saldırılar gibi işçi sınıfı ve emekçi kitleleri bekleyen içinde yeni kıdem tazminatı yasasının, bölgesel asgari ücretin, özel istihdam bürolarının barındığı, “Ulusal İstihdam” saldırısı, gençliğin başında karabuluta dönüşen ve bütün dünyada isyanların dinamosu olan diplomalı işsizlik gibi, bütün bunlar kapitalizmin çaresizliğini ve barbarlığını gözler önüne seren birbirine bağlı süreçler. Öğrenci gençlik olarak bize dayatılan geleceksizliğe ve diplomalı işsizliğe karşı verdiğimiz mücadele, demokratik, anadilde, parasız eğitim için verdiğimiz mücadeleden ayrı değil. İşçi sınıfının mücadelesi bizim insanca bir yaşam, gelecek mücadelemizden ayrı değil. İşçi sınıfının ve emekçi kitlelerin sosyalizm mücadelesi, öğrenci gençliğin, işçi ve emekçi çocuklarının da mücadelesidir. Sosyalizm mücadelesi, insanca bir yaşam, onurlu bir gelecek mücadelesidir.
Dünya’da diplomalı işsizler başta olmak üzere gençliğin yarattığı isyan dalgasını YÖK’üyle, Kürt Ulusuna yönelttiği saldırılarla, Ulusal istihdam stratejisiyle, yarattığı diplomalı işsizlik ve sömürü koşullarıyla işbirlikçi tekelci burjuvazi çoktan beridir hak ediyor. İşçi sınıfının kazanılmış hakkı olan kıdem tazminatı yasası geçirilirse, güçlenen kapitalizm biz öğrenci gençliğe çok daha azgınca saldıracak. Bu yüzden işçi sınıfının yanında alanlarda sosyalizmi haykırabilmeliyiz. Diplomalı işsizliğe karşı verilen mücadele, işsizliği az göstermek için bir tahta bir sıra patır kütür üniversite açan ve harç toplamaktan başka diplomalı işsiz üretmekten başka sadece sömürmesini bilen YÖK’e karşı verilen mücadeledir. Kürt ulusuna karşı girişilen imha inkâr ve asimilasyona karşı durmak, anadilde eğitim talebine gaz bombası yağdıran burjuvaziye ve üniversitelerde şovenizmi kudurtan YÖK’e karşı verilen mücadeledir.
Anadilde, parasız, bilimsel bir eğitim; demokratik üniversite mücadelesi, sosyalizm mücadelesiyle ilerlediği zaman güçlenecektir. İşçi sınıfına, Kürt ulusal hareketine ve öğrenci gençliğe yapılan saldırıların sınırı aştığı bugünlerde; emperyalist kapitalist sisteme ve onun varlığını ayakta tutmak için dayandığı kurumlara karşı örgütlü bir mücadele yürütmek, her zamankinden yakıcıdır! YÖK’e karşı mücadele de bu bütünlük içinde yürütüldüğünde, toplumsal mücadelenin bir parçası haline geitirildiğinde başarıya ulaşacaktır!